3 Şubat 2008 Pazar

bekarım, anneyim, cesurum, aşığım… kadınım!


duygularımı buz kalıplarına döküp derin dondurucuya attığım bir süreçte, tebessüm ve gözyaşı ile içimi ısıtan sımsıcacık bir film..


aa filmin adını belirtmeyi unuttum “ne kadar güzelsin” (comme t’yes belle) 2006 yılına ait ingiliz, fransız ve belçika ortak yapımı olup kadınların aşka dair tutumlarını çok hoş bir şekilde yorumlamış.


lea, isa, alice ve nina birbirleri ile sürekli zaman geçiren dört yakın arkadaştır. iş ve aşk hayatlarının tüm sorunlarını, gel-gitlerini ve sırlarını da paylaşmaktadırlar. birbirlerinden farklı bu 4 güzel kadının ortak amacı iyi yaşamak ve mutlu olmaktır. "ne kadar güzelsin", meşhur şarkıcı ve aktris marie laforêt'in kızı olan lisa azuelos'ın ilk filmidir. filmde, ilişkilerimizde ve iletişimimizde cep telefonlarının ne kadar çok yer tuttuğunun farkına bir kez daha vardım.

filmde iyi anne kavramı irdelendiğinde çok hoş bir yanıt geliyor doktordan "iyi bir anne, mutlu bir kadındır" kesinlikle doğru, kesinlikle!!

beni en çok etkileyen sahne, alice’in, aşkı ile evine dönerken arabada birlikte söylediği şarkı oldu. kadının mutluluğu, gülümsemesi ve dokunuşu kısacası aşkın özeti.. şarkıyı defalarca kez dinledim ve defalarca kez dinlemek için imesh’de de aradım ancak bulamadım :(

birlikte şarkı söylemek bence tüm mesele bu..
azmin sonu; castı didik inceleyip buldum bu gecenin aşk şarkısını :)) l'envie d'aimer.. uğraştırdı ama değdi :)
veee gecenin son sürprizi; şarkının ingilizce sözleri :

"It is so much that the possible love, tellement, the love. with which hears me! look at around! with which really wants it! it is so much nothing to believe in it but so much all however which it is worth the sorrow to want it, to seek it all the time.
it will be us as of tomorrow. it will be us the way. so that the love which one will be able to give oneself gives us the desire for liking.
it is so short a life, tellement fragile also to run after time leaves nothing any more live.
it will be us as of tomorrow. it will be us the way. so that the love which one will be able to give oneself gives us the desire for liking. it will be us as of this evening a us to want it, faire that the love which one will have shared gives us the desire for liking.
it will be us, it will be us, it will be us. so that the love which one will be able to give oneself gives us desire for liking. it will be us as of this evening a us to want it, faire that the love which one will have shared gives us the desire for liking."
teşekkürler nily.

29 Ocak 2008 Salı

pepsi max yetti amaaaaa!

sınıftayız, yüksek lisans dersimiz bitmiş, bayan asistanlardan biri açıyor bir pepsi max dayanamıyorum, kupamı uzatıyorum tadına bakmak için. ambalajına bakıyorum yine farklı bir tasarım baloncuklu, turkuaz renkli bişi... tadı nasıl mıydı asiti kaçmış coca cola gibiydi :( ee tabiki rüyamda oluyor tüm bunlar. sevmedim tadını. zaten pek de asitli içecek içmem ama yeter artık çık rüyamdan pepsi max! fazla işgal ettin bilinçaltımı. her gece yeni bir ambalaj nereye kadar :) ama olmaz ki!!

28 Ocak 2008 Pazartesi

pepsi max'in hedef kitlesi

reklam kuşağında ansızın beliren ve ekranı kaplayan kocaman iç karartıcı bir ambalaj tasarımı ile pepsi max'i görünce, ağzımdan kendiliğince "bunu kim içer ya, sanki içinde zift var gibi" sözcükleri döküldü. açıkçası pepsi max'in tasarımı direkt bana araç yağlarının ambalajlarını hatırlattı. bilinçli tepkim bu oldu. ancak bilinçaltımın tepkisi daha farklıydı..rüyamda ekranda lacivert ve mor renkleri ile beliren pepsi max ambalajını görünce "olay budur, gözüm gönlüm açıldı" yorumunu yaptım. olayı kendimce çözüverdim :)
işe gelince, rüyamın üzerinde düşünmeye başladım ve bir ön araştırma yaptım. zaten pepsi max'in hedef kitlesi ben değilmişim. kısaca erkeklere hitap eden bir ürünmüş kendisi. gerçi aysun kayacı'nın oynadığı reklamı hatırlasaydım bunu hemen anlardım. ama izlediğim spotun aynı ürüne ait olduğunu anımsayamadım. elbette kafama takıldı acaba erkekler bu ürünü ambalajından dolayı tercih ediyor mu? onlardaki çağrışımlar nasıl acaba? ama mutlaka bunun araştırmasını üretici firma yaptırmıştır.
gelelim "max" vurgusuna. light ya da diet terimlerinin yerine daha olumlu bir açılım olarak "max" tanımlaması seçilmiş. yerinde bir düşünce kanımca çünkü erkekler, light ve diet ürünleri tüketmede imajlarını zedeleyecekleri kaygısı taşıyor olabilirler. fakat maximum'un kısaltması olan "max" ürünün iddiası olan şekersiz nitelendirilmesinin aksine bana daha da çok şekerli bir tad algısı uyandırdı.
tabi şu da var ben bir bayan olarak yazdım. ürün, ambalaj erkek zihnine hitap ediyor. acaba gerçekten hitap ediyor mu işte ben bunu merak ettim.
*ambalajın tek aşına olan görüntüsünü bulamadım :( fotoğrafını çekip ekleyeceğim.

24 Ocak 2008 Perşembe

meriç'in kişisel iletisine atfen


canım arkadaşım demiş ki "15 yıl geçti değişen bir şey yok" ee değişen birşey yoksa biz hiç yaşlanmadık be güzel :)

olmaz mı güzelim.. ne değişmedi ki? 15 yılın öncesi deryası değişti meriç'i de, yürekler nasır tuttu. birazcık büyüdük ama çok olgunlaştık. bir çok hayat deneyimi yaşadık. mesela meriç eskisi gibi çılgın değil hiç hanım hanımcık olmadın gerçi. zekasını ki keskin zekasını değecek bir konuya kanalize ediyor. işine!

derya bir kızıl bir sarı saçlı oldu mesela. meriç saçlarını uzattı. derya kırmızı oje de sever oldu, eşofmanlarını hala çok seviyor ama mini eteklerini de..senin yüzünden fırça yemiştim atilla cangır'dan. ne vardı yani pazartesi ders günü değilken o kadar süslenecek? adam eşofman keyfimi zehir etmişti :) aa derya yemek yapmayı öğrendi..tarihe geçecek bir olay. ama senin eline su dökemem, sen varken ben bulaşık yıkamaya devam...

her koşulda eğlendik, boşvermeyi öğrendik, vazgeçenden vazgeçmeyi de, pes etmemeyi de, incinirken incitememeyi, gülerken ağlamayı; ağlarken gülmeyi zaten hep biliyorduk. en önemlisi biz bu dünyada kendimiz olmanın mücadelesini verdik. yeri geldiğinde kendinle dalga geçmeyi, karşımızdakini kendimiz olmamıza izin verdiği ölçüde sevdik.

msn sohbetlerimize bakınca anlıyorum ortak özlemlerimizi. kullandığımız sözcükler sıradanlaştı, terminolojimiz farklılaştı, bilime daha mı az inanır olduk ne şu sıra fal, burç konuları gündemde..walla yakıştıramıyorum bizlere. bu da bir süreç elbette bakalım keyfimize..

leman alıp pazar kahvaltıarının eşsiz eğlenceli tadlarını, doğaçlama uydurduğumuz film senaryolarını, karnımız ağrıyasıya kahkaha nöbetlerimizi, ilk biramı senin bir koşu marketten alıp geldiğini, belgesel maceralarımızı daha detaylı anlatıcağım..eşsiz derinliği olan arkadaşlarım benim hazinem.

şimdi derin bir nefes al, teşekkür edelim yaşadıklarımıza, torunlarımıza anlatacak ne çok anımız var yenilerini eklemeye ne dersin? uzun bir tren yolculuğu mesela, fotoğraf çekelim..

16 Ocak 2008 Çarşamba

4 şarkı bir ömür…

bir haftadan fazla sadece 4 şarkı dinliyorum, ardı ardına… fark ettim ki hiç sıkılmadım ve bunun üzerine düşünmeye başladım. kendimce mini bir gözlemdi aslında. yazacaklarım da kendi kendime yaptığım içsel konuşmalarım ve çıkarımlarım olacak zaten. ki çoğunun farkına yazarken varacağım.

nelerin mi farkına vardım? öncelikli olarak sevdiği şeylerden vazgeç(e)meyen biriyim. o yüzden arkadaşlıklarım uzun soluklu oldu hep. aşık olduğum kimseyi de çabucak silip atamıyorum hayatımdan. modern hayatın birliktelikleri bu yüzden bana yabancı ya!

sadece kişiler değil, sahip olduğum nesnelere de anlamlar yüklüyorum. onlar da vazgeçilmezlerim arasında; pembe ördekli pijamam, tombul kurşun kalemim, eflatun fularım, sağlam kişilikli siyah kayışlı saatim…

başkaca da ben sevmenin bıkmamak olduğunu, 4 şarkı ile bir ömür geçirebileceğimi anladım anlamasına da bana 4 şarkıyı söyleyecek adama rastlamadım… oysa birlikte 4 şarkıyı dinleyebileceğim adama razıyken…

hangi şarkılar olduğunu sonraki yazımda paylaşmayı düşünüyorum. 4 şarkıyla baş başa kalma zamanı…

30 Aralık 2007 Pazar

keşkelere sinematografik bir yanıt


yıllar önce izlediğim ve de izlediğimi dvd’sini görünce hatırladığım bu filmi, değerli arkadaşım “tam senlik, bloğuna yazarsın” dediğinde anımsadım. keyifle ikinci kez izlenen filme dair yorumumu aktarmasam ev ödevimi yapmamış olacaktım :)

romantik tarzın hoş yapıtlarından olan film; zamanlama, kader ve aşk üçgeni üzerine kurulmuştur. türkçe’ ye “rastlantının böylesi” olarak çevrilen "sliding doors"; rastlantılar, zor verilen kararlar ve tek düze yaşamların süregeldiği modern dünyada, sadece bir kaç saniyelik gecikmenin insan hayatını nasıl değiştirebileceğini sergileyen bir film. 1998 yılı yapımı olan bu ilgi çekici film, tümüyle bu felsefi varsayım üzerine kurulmuş ve iki farklı yönden akan aynı hayatı paralel kurgu ile ele almıştır. özgün bir fikri oldukça başarılı biçimde uygulayan filmin senaryosu aynı zamanda filmi yöneten peter howit’ e aittir. gwyneth paltrow ve john hannah, başrolleri paylaşmışlardır.

londra'da yaşayan genç ve güzel halkla ilişkiler uzmanı helen(gwyneth paltrow)'in o gün evine dönerken treni kaçırması ile treni yakalaması arasında sadece bir saniye vardır. (ki bu bir saniyenin vurgusu müzik eşliğinde yapılmaktadır.) film, bu bir saniyenin insan hayatında ne kadar büyük farklar yaratabileceğinin öyküsüdür. eğer beklediği banliyö trenini yakalar ve zamanında eve giderse, onu acı bir sürpriz bekleyecektir. ama ya kaçırırsa? o zaman her şey farklı olacaktır. peki ama koskoca bir hayat böylesine küçük rastlantılardan etkilenir mi, etkilenirse neler değişir?

filmin orijinal ismine göndermede bulunan açılıp kapanan kapılar, bir çok sahnede mevcut. kapanan banliyö treninin kapısı, kapanan iş yeri kapısı, kapanan asansör kapısı.. nedense her kapanan kapı ile başka bir alternatifin uzaklaştığı vurgusunu hissettim...bütününde değerlendirdiğimizde ise kimi zaman ilk etapta hoş olmayan şeyler uzun vadede bizim lehimize oluyor ve de olacağı varsa dönüp dolaşıp yine oluyor. bu nedenle daha önceden düşündüğüm ve de şöyle yapsaydım ne olurdu, böyle deseydim ne değişirdi demiyorum…en azından dememeye özen gösteriyorum. sonuçları iyi olan olumsuz nedenlere razıyım açıkçası :)
teşekkürler mesut.

bol şans 2008…çünkü ihtiyacın olacak

düşündüm de hani, iyi ki 2008 yılının yerinde değilim. düşünsenize bırakın 2007’nin yerine gelmeyen dileklerini, yüzyılların dinmeyen acılarının dinmesi, beklenen umutlarının yerine gelmesini dileyeceğiz 2008’den de ki ne yazık ki 2088’den de, dilekler aynı, seneler değişmiş olacak :(

2008 yılının yerine ben olsam bir anlaşma yapıp 2007 ile, onun görevine devam etmesini sağlardım :) birey olarak ben bile o kadar çok şey bekliyorum ki 2008’den.. tüm insanların beklentilerini düşününce ürktüm hani onun adına.

yılın son günü bu kadar umutsuzluk yeterli sanırım. ne de olsa umut dünyası bu dünya! insan olmanın tüm erdemlerini barındıran hiçbir duygudan yoksun olmadan, umutlarımızın yeşerdiği yepyeni bir yılda, sevdiklerimizle nice seneler geçirmeniz dileğimle,

içten sevgilerimle…