sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ağustos 2008 Pazartesi

film, sinemada izlenir!

güzel bir dergiyi inceledikten sonra insanın neden keyfi kaçar? neden mi kaçar gösterime giren filmleri, sinema şenliklerini görürse kaçar..yok kim ki duk toplu film gösterimi, yok imbat esintisinde sinema keyfi, yok antalya film festivali hazırlıkları, yok desem’de dünya sineması... köz gibi içime oturdu bu etkinliklerin uzağında olmak!

unutmadan açıklayayım; kim ki duk boş ev isimli harika filmin uzak doğulu yönetmenidir. diğer yapıtlarını izleme şansım olmadı ve de bugün okuduğum dergide büyük bir fırsatı kaçırdığımın farkına varıyorum...ve de çileden çıkıyorum.

çocukluğumda olan yazlık sinemalar nerede şimdi? sunay akın’ın dizeleri düşüyor aklıma..üzülüyorum.

antalya cinebonus’un 3. salonu seni çok özledim..film başlamadan önce yayınlanan reklamları bile özledim!

30 Temmuz 2008 Çarşamba

marslı bir dileğim var*

zaten var olan bir çocuğu sevme fikri, şu sıra hayatımın b planı iken izlediğim “merhaba dünyalı” olarak türkçe’ye çevrilen ve orjinal adı “martian child” olan yapım, 2007 yılında gösterime girmiş.

kendi adıma çok etkilendim. açıkçası harika bir yapım olduğunu söyleyemeyeceğim, sadece tıkandığım bir noktada duygu paydaşı oldum filmdeki david ile. ancak film, "uzaylı" temasının yanında, esas olarak çocuk sevgisi, toplum yapısı gibi konulara değinen sıcak bir hikayeye sahip. belirtmeden geçemeyeceğim ki yönetmenin, mevcut düzene dair tutumunu anlayamadım. örneğin bush’un portresi her otorite ortamında (ki bunun geneli uzlaşmazlık taşıyan görüşmelerdi) istinasız yer alıyordu. bir onay mı yoksa eleştirel bir gönderme mi çözemedim!
küçüklüğünde sıradışı bir çocuk olan david gordon (john cusack), bilimkurgu yazarı olmuştur. nişanlısı öldükten sonra, zeki fakat sorunlu bir çocuk olan 6 yaşındaki dennis’i (bobby coleman) evlat edinmeye karar verir ve onu tüm tuhaflıklarına rağmen sever. dennis mars'dan geldiğini düşünmektedir; ilginçtir, mistik ve gizemlidir, kendine özgüdür, zekidir ve de sevgi dolu bir çocuktur. kendince bir bakış açısı vardır ki bu bir çok metaforla vurgulanmıştır. yaşadığı kutunun deliği, arabanın sunroofundan ağaçları izleyişi, poloraid fotoğraf makinesinin kadrajının olanaklı açısı ile dünyaya bakışı...

dennis marslı olduğuna inanır. ancak mars gerçeği ile onun düşleri örtüşmez ve arabaya binince david’e ben başka bir mars’dan geldim galiba der. kendini çelişkiden kurtarmak için çoğu zaman benim de yaptığım iyimser bir çıkış noktası :)

dennis ve david’in dansı, noel gecesi dennis’in david’in elini tutmak için uzattığında, david’in bunu farkında olmadan kaçırması... 2 kere izledim, hem gülerek hem de göz yaşı akıtarak...

birilerine uzanan ve karşılığında hiçbir şey beklemeyenlerin, beğeneceklerine emin olduğum bir film.

*dennis’in sınırlı sayıda olan ve gerçekleşen dilekleri

3 Şubat 2008 Pazar

bekarım, anneyim, cesurum, aşığım… kadınım!


duygularımı buz kalıplarına döküp derin dondurucuya attığım bir süreçte, tebessüm ve gözyaşı ile içimi ısıtan sımsıcacık bir film..


aa filmin adını belirtmeyi unuttum “ne kadar güzelsin” (comme t’yes belle) 2006 yılına ait ingiliz, fransız ve belçika ortak yapımı olup kadınların aşka dair tutumlarını çok hoş bir şekilde yorumlamış.


lea, isa, alice ve nina birbirleri ile sürekli zaman geçiren dört yakın arkadaştır. iş ve aşk hayatlarının tüm sorunlarını, gel-gitlerini ve sırlarını da paylaşmaktadırlar. birbirlerinden farklı bu 4 güzel kadının ortak amacı iyi yaşamak ve mutlu olmaktır. "ne kadar güzelsin", meşhur şarkıcı ve aktris marie laforêt'in kızı olan lisa azuelos'ın ilk filmidir. filmde, ilişkilerimizde ve iletişimimizde cep telefonlarının ne kadar çok yer tuttuğunun farkına bir kez daha vardım.

filmde iyi anne kavramı irdelendiğinde çok hoş bir yanıt geliyor doktordan "iyi bir anne, mutlu bir kadındır" kesinlikle doğru, kesinlikle!!

beni en çok etkileyen sahne, alice’in, aşkı ile evine dönerken arabada birlikte söylediği şarkı oldu. kadının mutluluğu, gülümsemesi ve dokunuşu kısacası aşkın özeti.. şarkıyı defalarca kez dinledim ve defalarca kez dinlemek için imesh’de de aradım ancak bulamadım :(

birlikte şarkı söylemek bence tüm mesele bu..
azmin sonu; castı didik inceleyip buldum bu gecenin aşk şarkısını :)) l'envie d'aimer.. uğraştırdı ama değdi :)
veee gecenin son sürprizi; şarkının ingilizce sözleri :

"It is so much that the possible love, tellement, the love. with which hears me! look at around! with which really wants it! it is so much nothing to believe in it but so much all however which it is worth the sorrow to want it, to seek it all the time.
it will be us as of tomorrow. it will be us the way. so that the love which one will be able to give oneself gives us the desire for liking.
it is so short a life, tellement fragile also to run after time leaves nothing any more live.
it will be us as of tomorrow. it will be us the way. so that the love which one will be able to give oneself gives us the desire for liking. it will be us as of this evening a us to want it, faire that the love which one will have shared gives us the desire for liking.
it will be us, it will be us, it will be us. so that the love which one will be able to give oneself gives us desire for liking. it will be us as of this evening a us to want it, faire that the love which one will have shared gives us the desire for liking."
teşekkürler nily.

30 Aralık 2007 Pazar

keşkelere sinematografik bir yanıt


yıllar önce izlediğim ve de izlediğimi dvd’sini görünce hatırladığım bu filmi, değerli arkadaşım “tam senlik, bloğuna yazarsın” dediğinde anımsadım. keyifle ikinci kez izlenen filme dair yorumumu aktarmasam ev ödevimi yapmamış olacaktım :)

romantik tarzın hoş yapıtlarından olan film; zamanlama, kader ve aşk üçgeni üzerine kurulmuştur. türkçe’ ye “rastlantının böylesi” olarak çevrilen "sliding doors"; rastlantılar, zor verilen kararlar ve tek düze yaşamların süregeldiği modern dünyada, sadece bir kaç saniyelik gecikmenin insan hayatını nasıl değiştirebileceğini sergileyen bir film. 1998 yılı yapımı olan bu ilgi çekici film, tümüyle bu felsefi varsayım üzerine kurulmuş ve iki farklı yönden akan aynı hayatı paralel kurgu ile ele almıştır. özgün bir fikri oldukça başarılı biçimde uygulayan filmin senaryosu aynı zamanda filmi yöneten peter howit’ e aittir. gwyneth paltrow ve john hannah, başrolleri paylaşmışlardır.

londra'da yaşayan genç ve güzel halkla ilişkiler uzmanı helen(gwyneth paltrow)'in o gün evine dönerken treni kaçırması ile treni yakalaması arasında sadece bir saniye vardır. (ki bu bir saniyenin vurgusu müzik eşliğinde yapılmaktadır.) film, bu bir saniyenin insan hayatında ne kadar büyük farklar yaratabileceğinin öyküsüdür. eğer beklediği banliyö trenini yakalar ve zamanında eve giderse, onu acı bir sürpriz bekleyecektir. ama ya kaçırırsa? o zaman her şey farklı olacaktır. peki ama koskoca bir hayat böylesine küçük rastlantılardan etkilenir mi, etkilenirse neler değişir?

filmin orijinal ismine göndermede bulunan açılıp kapanan kapılar, bir çok sahnede mevcut. kapanan banliyö treninin kapısı, kapanan iş yeri kapısı, kapanan asansör kapısı.. nedense her kapanan kapı ile başka bir alternatifin uzaklaştığı vurgusunu hissettim...bütününde değerlendirdiğimizde ise kimi zaman ilk etapta hoş olmayan şeyler uzun vadede bizim lehimize oluyor ve de olacağı varsa dönüp dolaşıp yine oluyor. bu nedenle daha önceden düşündüğüm ve de şöyle yapsaydım ne olurdu, böyle deseydim ne değişirdi demiyorum…en azından dememeye özen gösteriyorum. sonuçları iyi olan olumsuz nedenlere razıyım açıkçası :)
teşekkürler mesut.

21 Kasım 2007 Çarşamba

kelebek etkisi ( the butterfly effect) l’e övgü



kelebek etkisi, bir kelebeğin kanat çırpışı ile oluşabilecek değişim ve neden sonuç ilişkilerini, hatta ,göz ardı edilen küçük bir etkenin nasıl büyük bir sonuca sebep olabileceğinin ifadesi olup, kelebek etkisi isimli filmin çıkış noktasının da bu fikirden oluştuğu kanısındayım. izlemeyenler için kısa bir özet vermek istiyorum. evan treborn (ashton kutcher), çocukluğunda yaşadığı bazı kötü deneyimlerin etkisinden kurtulamamış olup, psikolog denetimindedir. yatağının altında yer alan günlükleri okuyarak, zamanda yolculuk yapabilmekte o ana dair olan sorunları çözümleyip, düzeltmeye çalışmaktadır. bu anımsamalar, arkadaşlarının, özellikle de yetişkinliğinde de sevmeye devam ettiği çocukluk aşkı Kayleigh’nin yıkılmış hayatından sorumluluk duyar ve onu travmatik deneyimlerden korumaya çalışır. ve artık zamanda yolculukları kasıtlı olmaya başlar. fakat her müdahale yeni bir olumsuzluğu beraberinde getirmektedir.
kelebek etkisi I’in yönetmeni; eric bress& J. mackye gruber. kurgusu, senaryosu çok başarılı. tempo oldukça yüksek ve hep aynı seviyede. mutlaka izlenmeli derim. fakat kelebek etkisi II, ilkine göre çok ama çok sıradan kalıyor. izlenmese bile olur. acımasız bir yorum oldu ama öyle :(

4 Kasım 2007 Pazar

sil baştan

aklından silebilirsin ama ya kalbinden?
cumartesi gecelerini film keyfine ayırıyorum. sil baştan da bu keyfi, çoklu sayıya katlayan başarılı bir yapım oldu. jim carrey başrolde. ki kendisinden hiç haz alma(zdı)m. truman show hariç. bu filmde jim carrey’i yakışıklı bile buldum ve de kendisine karşı olan ön yargım değişti.
filmin yönetmeni, michel gondry. jim carrey başrolü kate winslet ile paylaşıyor.
film; dram ve romantizm unsurları üzerine kurulu, kurgusu ve ironiler son derece başarılı.
konusunu sadece özetleyeceğim çünkü tekrar tekrar izlenebilecek bir çalışma.
joel barish (jim carrey), eski kız arkadaşı clementine'in (kate winslet) ilişkilerine dair tüm anılarını sildirmek için gizem dolu tıbbi bir müdahaleye başvurduğunu öğrenir, bunun üzerine kendisi de aynı hafıza sildirme işlemini yaptırmak üzere kliniğin yolunu tutar. ve de hafızadan sevgilisine dair anıların silinme işleminin başlamasından kısa bir süre sonra, yaşadıklarının silinmesinden vazgeçer ama silme işlemi başlamıştır bir kere..
filmde en çok hoşuma giden, sevdiğimiz insanın başlangıçta her yönü ile beğenirken zamanla, hatta aşık olunan tavır ve davranışların rahatsızlık verişini ince bir mizah ile vurgulanışı. joel barish’in anılarına ve aşkına sahip çıkmak için verdiği mücadelede tekrar farkına varıyorsun; aşksız geçen her güne yazık.
silme işleminde zihnin içindeki mücadele esnasında clementine, joel barish’e operasyondan kurtulmak için “ o zaman beni, olmadığım bir yere götür diyor anılarını kastederek.” joel’un yanıtı ise “seni düşünmediğim bir anım olmadı ki”…
aşk ve aşk acısı üstüne tekrar düşünmek isteyenlere…