28 Temmuz 2009 Salı

öğlen arası

işten geliyor, anahtarını ararken zaman kaybediyor apartmanın girişinde. anahtarı bulmak gayretindeyken, fısıldaşan küçük hanımlardan biri dillendiriyor ortak fikirlerini; “ ayakkabılarınız çok güzel.” “büyüdüğünüzde siz daha güzellerini giyeceksiniz” derken teker teker öpüyor, tatlı kız çocuklarını.

mutlu olmak için ne kadar güzel bir sebep diye düşünürken evine giriyor.

yemek arası bitip siteden çıkarken en çok sevdiği kız çocuğu şevval koşarak geliyor “derya abla gözlüğünü takabilir miyim?” şevval’in minik burnuna yerleştirirken güneş gözlüğünü diğer meraklı hanımlar da gözlüğü denemek istiyor. kaçış yok hepsi teker teker deniyor yüzlerinde zor duran gözlüğü. gülüşüyorlar. heveslerini aldıktan sonra teşekkür edip kendi oyunlarına dönüyorlar şaşırtıcı bir hızda.

gözlüğünü takıyor, bir sürü minik parmak izi gözlük camında. keyfi iyice yerine geliyor, işe geç kalmış olsa bile. dokunmuyor gözlüğün izli camlarına. kendi çocukluğunun süslü günleri geliyor aklına. çok güzel günlerdi diye mırıldanıyor ve tutturuyor yine bir melodi.

düşünmeden edemiyor, hayat ona hediyesini verecek miydi falcının olumsuz yorumlarına rağmen?

cevabını bilmek istediği tek soru keyfini kaçırmıştı.

şarkı söylemeyi bıraktı.

18 Haziran 2009 Perşembe

gülüşümün ardındakiler

bacaklarım ağrıyor. sebebini az çok biliyorum ama erteliyorum. kapalı havalarda şiddeti daha da artınca ağrının, romatizma teşhisini koymak zor olmuyor. inadına topuklu ayakkabı giyiyorum. bu ağrıya yenik düşmek hiç hoşuma gitmiyor.

mısır tarlasındaki korkuluğun yerinde olmak istiyorum, imreniyorum. çünkü ben öylece durmak istiyorum. kavursun tenimi gün ışığı. terimi silmek için bile kıpırdamaya niyetim yok.

damarlarımda keskin köşeli buz kırıkları dolaşıyor, can suyum yerine. ruhumda yorgunluk izleri bırakıyorlar. boyası dökülen bir duvar misali bir şeyler eksiliyor içimde.

askıda unutulmuş bir palto gibiyim, koyu renkli bir kış paltosu. ağır ve hantal. zamana tutunmak istiyorum. sabitleyecek bir moleküle bile razıyım üstelik amaa beceremiyorum. çok yorgunum.

düşüncelerime düşen sözcük dizilerine aldırmadan sırt çeviriyorum, gücüm yok not almaya, düşlerden anlamlar yaratmaya.

uyumak istiyorum. deliksiz ve derin uykularda demlenerek bir süreliğine sadece nefes alıp vermek... bedenimi saran yaz esintisi ile ballanmak; gürleyen gökyüzünün hırçın damlalarına rağmen, umursamadan gök gürültüsünün öfkeli çığlıklarını, uyku halinde kalmak istiyorum. gecelerime, rüyalarımın uğramadığı bir uykuya dalmak ve hiçbir şey olmamış, nerde kalmıştık der gibi uyanmayı hayal ediyorum.

yorgunum.

11 Haziran 2009 Perşembe

my secret

I was a student at University of Akdeniz Public Relation Master Programme. We were going to enter examination a lesson that named was “Brand Management” end of the term. This lessons’s teacher was coming from University of Anadolu.

We were talking about examination with teacher and he told us “you can take to copy my notes which are on the table after the lesson.” End of the lesson we took all notes from on the table with my friend. The other students were going to take from us. First we went a copy center that in the campus after than we decided to go eating lunch. Because copy center owner told us “it takes long time” We said ok. We could came back again after the lunch.

One hour later we went copy center for taking our copies. While we were paying copies of money we recognized that something was wrong. Our copies were too many pages. We read first page than looked each other and smiled. The title was like this “ You should speak as your brand!”. This title was our teacher’s new book which will press two mounts later. Of course it was surprised. At first we thought “we steal teacher’s book and copied it. We are scient thiefs.”After three minutes later we decided that we won’t talk this situation. But our face of color were red.

We put notes on the table like a not do anything. Two week later we were going to enter examination from this lesson.

Me and my friend studied from teacher’s book not the notes..Of course we couldn’t studied whole book. Because the book was very thick.

When we learnt our examination’s points we lived dissapoinment. Me and my friend points were lower than the other.Because the others only studied from notes. But we studied from the unpublication book there for we confused allthing..

Our story’s main idea is : It must be the God’s justice :)

28 Mayıs 2009 Perşembe

s.u.s

kabalık değil, kabullenmişlik. bendeki s.u.s hali!

neden şaşırtmıyorsun beni hayat? ya da neden şaşırtamıyorsun diye sorayım. neden? oysa ben şaşırmak, çocuklar gibi hayret içinde gözlerimi kocaman açmak istiyorum.

sözcüklerim bedenimi sarmışken, dökülmüyor tek bir sözcük dudaklarımdan. inat değil, öngörü ve kabullenmişlik. yardım çağrısı değil bu s.u.s hali. emir kipi de değil. samimi bir oluruna bırakma gerekliliği…

çıkmaz sokaklara sapan cümlelerimden yorgun düştüm. pes ediyorum. bir süreliğine düşüncelerimi kendime saklayacağım. paylaşmayı sevmediğimden değil! izler bırakıyor yüreğimde; virgüller, ünlemler ve en çok da soru işaretleri.

bir süreliğine dargınım soru işaretlerine. tam da noktayı doğru yere koyduğumu sanırken, karşıma çıkan soru işaretlerine meydan okuyorum.

uzun bir süre çıkmasın yoluma soru işaretleri.

15 Mayıs 2009 Cuma

o ve ben

ben : günaydın
o : (sadece gülümsüyor)
ben : ne zaman uyandın
o : sen sola döndüğünde
ben : hıımm
o : az önce yani
ben : sen hep başucumda mı olacaksın?
o : sen oldukça evet!
ben : sana bir soru.... sence ben yalnız mıyım?
o : hayır, sen bir başınayken ben yanındayım. öyle ki;

iç çekişlerinde...
kitap sayfalarında
yolda şarkı söylerken
film izlerken
uzaklara daldığında
sustuğun sözcüklerde
kendine baktığında
aynada
salıncakta 
kalabalıkta
cama kafanı yasladığında
korkularında
özlemlerinde
yalanlarında
hesaplaşmalarında
dualarında
uzlaşmalarında
şımarıklıklarında
hırçınlıklarında
kurşun kaleminde
içine çektiğin iyot kokusunda

sen gözlemlerken insanları, ben gözlerine bakıyorum ve görüyorum ki benim varlığım sana iyi geliyor. ve bilmelisin ki sen, seviyorsun benimle olmayı. seni yanlış anlamıyor, yargılamıyorum. seni olduğun gibi kabul ediyorum. acizliklerini kınamıyor, kutsuyorum. sen büyüyorsun, büyüdükçe beni sahipleniyorsun. kabullendik birbirimizi. ürkütücü gelebilirim çoğu insana sen hariç ve bilmelisin ki istesem de seni terk edemem!

alışmalısın beni, başucunda bulmaya.

*fotoğraf, onur pehlivan

13 Mayıs 2009 Çarşamba

susmak

susuyorsan, büyümüşsün demektir. isyan edip konuşuyorsan hala çocuksundur. inancın vardır sözcüklerden medet umacak. 

susuyorsan, denenecek yol kalmamış demektir. 

susuyorsan, eziyet etmek istemediğindendir kendine.

hanımefendiliğinden değil suskunluğun, vazgeçtiğindedir.

susarken tasalanmıyor, umursamaz kalabiliyorsan, koca bir kaya parçası son noktan olmuştur. konu kendiliğinden kapanmış demektir.

zaman öyle bir kavram ki, her yaşanan anında deneyimleniyor ve yeniden şekilleniyorsun. yapamam, edemem, vazgeçemem dediklerini öylece hiç düşünmeden bırakabiliyorsun. ve öyle bir içsel süzgeçten geçiriyorsun ki yaşadıklarını, işittiklerini ve de okuduklarını kendi payına düşeni sorguluyorsun. neden ve niçinleri ya da diğer olasılıkları sorguluyorsun. tabiî ki cevabını bulamıyor, yorulduğunla kalıyorsun.

payına düşen acı ya da sıkıntı da olsa geçeceğini bilerek sabır ile hafifleyeceğin anı bekliyorsun. nasıl oluyorsa o hafifleme anı yüreğine, taze bir gün ışığı olarak yerleşiyor. bu sebepten ötürü hayatın her anının değerli olduğunu düşünüyorum. 

susmak, susabilmek farklı bir özgürlükmüş. bilinçli olarak kendini anlatmaktan vazgeçme isteği... sanırım bu da bana olgun yaşımın hediyesi.

hüzün yok bu sessizlikte...

6 Mayıs 2009 Çarşamba

bugün

bugün, diğerlerinden farklı olan bir şey yok.
annem sabah mutfakta
kahvaltımı hazırlıyor, bir taraftan bana TV’de gördüğü bir şeyi anlatıyor
biberin acı olduğunu fark ediyor
üstesinden gelinebilecek kadar acı oysaki 
bacaklarım ağrıyor.
hava kapalı.
yağmur çiseliyor.
kırmızı şemsiyemle yürüyorum
kaçamak bakışlar atıyorum camekanlara
iyi ki düz çizmelerimi giymişim diyorum
topuklu olan zahmet verecekti ayaklarıma
çünkü bacaklarım ağrıyor
tasalanmıyorum
biberin acısı gibi kendini hissettiriyor sadece
katlanabilir olsa keşke tüm acılarımız
sınırlarımızı zorlamasa...
bunları düşünürken, 
karşı kaldırımdaki arkadaşıma el sallıyorum.
karamsar şeyleri düşünürken de mutlu olabiliyor insan
bugün; ben, kendimden bunu öğrendim!

* fotoğraf, onur pehlivan