11 Kasım 2009 Çarşamba

aşk


ensemden sırtıma süzülen bir buz parçası gibi ürpertiyor beni aşk!
çizdiği kavisler ruhuma işliyor,
kalbimin zaptını zorluyor.

*
tenimin yüzeyinde nereme dokunursa aşk,
güneşim orada doğuyor,
çoğu zaman kasıp kavuruyor.


*fotoğraf, onur pehlivan

3 Kasım 2009 Salı

vefa

annemle sohbet ediyorduk, loş odasında. o’nun çocukluk hikayeleri bana masal gibi gelir. yaşına göre oldukça aydın fikirlidir, hoş görülüdür. çocuksudur ve de ilerleyen yaşından dolayı da çocuk inadı da tutmakta ara sıra, beni bıktırsa da!

Atatürk’ün memleketindenim ben diye başladı anlatmaya.. o’nu dinlerken; gölgesi düştü ayın yüzüme. annem anlattı ben daldım. ilkokul günlerime gitti hayalim. koyu yeşil tahta üzerindeki keskin bakışlı Atatürk portresinden hep bana bakardı Mustafa Kemal Atatürk. öğretmenimin tahtaya yazdıklarını defterime geçirip aferin demesini bekler gibi bakardım gözlerine. ben o zaman çalışkan bir öğrenci olacağıma dair kendimden önce Büyük Ata’ya söz vermiştim. minnet borcumu ödemeliydim.

çocuk aklımın almadığı ki hala da anlayamadığım nasıl olur da Atatürk’ün kurtardığı ve bağımsızlığını verdiği bu güzel memlekette O’nun büstlerine hain saldırılar düzenlenmesi. benim için yemek yemek, oyun oynamak kadar doğal bir şeydi Atatürk’ü sevmek. aksini şu yaşımda bile kavrayamıyorum. Ben buna tahammül edemiyorum. Atatürk’e yapılan saygısızlığı hazmedemiyorum!

üniversitedeyken her 10 Kasım’da Anıtkabir’e bir buket ile, eşsiz kurtarıcının huzuruna çıkardım. O’nun yaptıklarının yanında yazıya bile dökülmeyecek detaylar aslında bunlar. öyle ama Atatürk’e karşı kasıtlı yapılan saygısızlıkların sonu gelmiyor ki!

dünya’nın kabul ettiği büyük lideri, kendi torunları hiçe sayıyor ve ben bunlara tanık oldukça gözlerim doluyor, burnumun direği resmen sızlıyor.

kurtuluş savaşı sırasında yaşamak isterdim, o cefaya ben de katılmak, vatanım için canım pahasına katkıda bulunmak isterdim. işe gidip gelirken bunları düşünüyorum. işte bu minnet borcundan dolayı işime var gücümle sarılıyorum. bizler için verilen özveriyi hak etmeye çabalıyorum.

annem Atatürk’ün doğum yeri olan Selanikli olmaktan gurur duyuyor. memleketinin, Büyük Atası’nı bizlere hediye ettiğini düşünüyor.

her şeyden önce beni ben yapan Türk olma ve bu benliğimi asilce ve de bağımsızca ortaya koymamı sağlayan her alanda saygı duyduğum Atatürk’ü özlemle anıyor, vefa borcumu ödeyemeyeceğimin farkındalığı ile O’nu çok sevdiğimi haykırmak istiyorum.

13 Ekim 2009 Salı

32


32 yaşında bir kadın; yüreği nasır tutsa da aşka aralıktır kapısı.

32, ömrünün yarıya yakın kısmı.

nadirdir sitemi

ağırdır hüznü

anlamlıdır suskunluğu

bilinmezdir telaşı.

aptalcadır kaprisi

32 yaşında bir kadın tam da olduğu gibidir.

ta kendisidir.

arınmıştır

kavramıştır

özgürdür

bedelini ödemeye hazırdır yaptıklarının

göğsünde huzur vardır, saçlarında büyü

vazgeçmeyi de bilir, peşi sıra gitmeyi de!

32 yaşında bir kadın

bilir ama susar.

32 yaşında bir kadın, yükü omuzlarındayken hayatın, omuz silker ve gülümser

dengesini kurmuştur hayatının

32 yaşında bir kadın; istediğinde kalabalık, istediğinde yalnızdır.

32 yaşında bir kadın....;
öyle ki her damlası okyanustur.
* fotoğraf, onur pehlivan

9 Ekim 2009 Cuma

iki beşlik


havadan sudan konuşmak istiyorum.

bugüne has bir duygu!

zaman kaybı olarak nitelendirdiğim konulara odaklanmak, incir çekirdeğini doldurmayacak meselelere kafa yormak…

kasabamızın girişinde bulunan kahvelerden birine gidip bir sandalyeye padişah saltanatı gibi kurulmak, atıp tutmak istiyorum, her konuda fütursuzca..

minik sokağın köşesinde durup gelen geçenin hatırını sormak, eskilerin deyimi ile iki beşlik bozdurmak, her biri farklı senaryo içeren hayatlara küçük bir dokunuşta bulunmak istiyorum.

akşamüzeri kapı önüne karargah kuran kadınlarla akşama ne pişirsemin derdine düşmek, aaa baak bak o da öyle olur muymuşlara yapılan derin(!) yorumlara katılmak ve de bir süreliğine ait olmak istiyorum.

neden ve niçinlerin üstüne okkalı bir bağdaş kurarak oturmak ve ezercesine kaykılmak! yanılsamalı da olsa bugüne dair ben boş vermek, konuşarak düşünce yükü hafifler mi denemek istiyorum.

vee sesini özgür bırakıyorum düşüncelerimin.


fotoğraf, onur pehlivan

9 Eylül 2009 Çarşamba

sığınak

yatağıma sığınıyorum.

kitabımı, gözlüğümü ve okuma lambamı alıyorum. yumuşacık, ben kokan yastıklara kendimi bırakıyorum. kimi zaman ağrısı artınca ayaklarımın bir yastık da onlar için koyuyorum biricik sığınağıma.

demi başlıyor gecenin, vurgusu artarak..

serin rüzgar sızıyor odama, dolanıyor yatağımda. ürperiyorum tek hamle ile pikemi çekiyorum dizlerime.

her gece varıyorum bir ıssız adaya. salına salına dönüyorum ya en çok buna şaşıyorum!

yatağım: kurtarılmış bölgem. bana ait tek alan. annemin evine taşındığımdan beri kendimi en iyi hissettiğim tek mekan.

satırların fısıltısı yükseliyor kulaklarımda, tınıları beni büyülüyor. yüreğim dalgalanıyor. sığınağımda kalıyor bedenim. satırlarda hayat buluyorum. varlığım soyutlaşıyor..

nerede başlarsa başlasın benim serüvenim, yatağımda son buluyor!

elimin altında kitabım, yastığımın kenarında gözlüğüm ve satırların keşfini yaşamış olan bedenim ile yeni bir güne uyanıyorum.

4 Eylül 2009 Cuma

küçük prens-le petit prince

vazgeçemediğim başucu kitabım. çocuk ruhumu besliyor.


fransız yazar ve pilot antoine de aint-exupéry'nin en ünlü romanı. 1943'te yayımlanmıştır. roman new york'ta bir otel odasında yazılmıştır. kitapta anlatıma renk katan, yazarın çizimleri de yer almaktadır.

dünya çapında çok okunan ve çok sevilen bu kitabın yazarı saint exupéry, kitabı yazdıktan altı yıl sonra le petit prince adlı bir uçakla keşif uçuşu yaparken
akdeniz üzerinde kaybolur ve bir daha kendisinden haber alınamaz. fransa'da çok sevilen küçük prens'in resmi 50 franklık banknotların üzerine basılmıştır.

basit bir çocuk kitabı gibi görünen ama aslında yaşam, sevgi ve aşk hakkında derin anlamlar içeren küçük prens'te bir çocuğun gözünden büyüklerin dünyası anlatılır.
sahra çölü'ne düşen pilotun küçük prens ile karşılaşması ile başlayan kitapta küçük prens'in ağzından saint-exupéry, insanların hatalarını ve aptallıklarını, ön yargılarının ve büyüdükleri zaman unuttukları basit çocuk bakışını vurgular.

kitapta küçük prens'in yaşadığı asteroidi (B612) bulan bir türk astronomdur. hatta bu astronom
asteroidi uluslararası bir kongrede anlatır. fakat fesli kafası ve doğulu giysilerinden dolayı kimse onu dinlemez, ama bir türk diktatörün kıyafet devrimi yapıp herkesi avrupalı gibi giyinmeye zorlamasından sonra aynı astronom bu defa modern kıyafetlerle kongreye katılır ve herkes ikna olur.

mustafa kemal atatürk'ü bir diktatör ve yanlış yolda olarak tanıtan bu satırlar yüzünden uzun yıllar türk okuyucusu kitabı sansürlü okudu. yine bu yüzden kitap, eleştirilere maruz kalabileceği gerekçesiyle 2005 yılında ilköğretim öğrencilerine önerilmek üzere hazırlanmış olan 100 temel eser arasından çıkarıldı.

benim okuduğum kitapta sansür yoktu ki “diktatör” tanımlaması benim de dikkatimi çekmişti. doğruluk payı olmadığı için üzerinde bile durmadım “diktatör” sözcüğünün. 1943 yılında fransız bir yazarın büyük önder mustafa kemal için kullandığı tanımlamadan ziyade insanların ön yargıları ve bu konudaki tutumları ilgimi çekmişti.

günümüzde ise büyük ata’sını yerden yere vuran, o’nu eşsiz eserlerine burun kıvırıp, cumhuriyet’i yıpratmayan ve de aynı zamanda türk olduğunu söyleyen kimselerin söylemlerine tanık oldukça aklımdan iki düşünce geçiyor. ilki fransız yazar, atatürk’ün “diktatör” olduğunu düşünüyorsa bizim büyük atamız’ı iyi anlatamadığımızı ve sahip çıkamadığımızı düşünüyorum. sadece bu kitabını ile tanıdığım yazarın bu cümlesinde nedense kasıt aramıyorum. ikincisi ise bu topraklarda yetiştiği halde, dahi lider mustafa kemal’in olanaksız koşullarda yarattığı kurtuluş ve bağımsızlık savaşına saygı duymayarak, hiçe sayan kimselerin düpedüz nankör olduğunu düşünüyorum. işte bu kimselerde kastın yanında da ard niyetli olduklarını düşünüyorum.

ve de bu kadar sevilen bir kitaptaki bu “diktatör” sözcüğünün düzeltilmesi için kültür ve turizm bakanlığı’nın ya da ilgili makamların bir şey yapıp yapmadığını merak ediyorum. 100 temel eser listesi’nden çıkarmaktansa fransız yayınevi ya da yazarın mirasçıları ile görüşülebilirdi şeklinde çözüm önerileri geçiyor aklımdan. konunun uzmanı değilim, açıkçası neler yapılabilir merak ediyorum.


*bilgiler vikipedi.com

3 Eylül 2009 Perşembe

avuntusuz

*kıyıda kalmış yazılarımdan biri daha, haftalar önce "avuntu" yazısına atfen yazmış, nedense yayınlamamışım!?

hep aklımdan geçerdi, ben sigara içsem nasıl bir eda ile elime alırdım milyonları kendine tutsak ettiği maddeyi?!

geçen haftaki avuntu yazısı da böyle bir meraktan kurgulanmıştı..

geçtiğimiz sevgililer gününe kadar sigaranın tadını hiç bilmiyordum. o gün biraz da ortamın havasından biraz da meraktan bir iki nefes çektim.

anlamsız bir tad!

keyfimi kaçıran parmaklarıma sinen sigara kokusu!

sigara; kesinlikle hayatın tadını kaçırıyor, ağzımın tadını kaçırdığı gibi!

peşi sıra bu yargılara vardım, saniyelik zaman dilimi içinde.

günlük yaşamdaki “yak bi sigara” söylemindeki vaadkar hazzı hiç ama hiç hissedemedim. sanki sorunların avuntusu olacakmış tavrına karşılık benim avuntusuzluğu kabullenişim, oldukça bilinçli geldi açıkçası.

hiçbir şey kaybetmemiş, ömrüme birkaç yıl eklemişim…

hadi geçeyim sağlık kısmını. cildimin yıpranması, dişlerimin sararması, ses tonumun çirkinleşmesi, üzerime yapışıp kalan sigara kokusu düşüncesi bile oldukça rahatsız edici.

ve de böylesine zararlı bir şeyi, para verip satın mı alacağım?!!

aslında yazmaya başlarken sigarayı ve sigara içenleri yerden yere vuracak gibiydim lakin kimsenin bu tutsaklıktan gerçekte memnun olmayacağı düşüncesinden dolayı, haddimi aşmak istemedim.

Ahkam kesmek değil ama çocuğunun sigara içmemesini isteyen her birey bu konuda iyi bir örnek olma konusunda aldığı büyük sorumluluğu önemle hatırlatmak istedim.

19 temmuz kimileri için yeni bir başlangıç olur umudu ile..